Blog

Çağdaş Kîl u Kâl Edebiyatı” Olarak Düşünce Tarihçiliğinin Kıymet-i Harbiyesi

halka
Çağdaş Kîl u Kâl Edebiyatı” Olarak Düşünce Tarihçiliğinin Kıymet-i Harbiyesi

İlahiyat camiasının ortaya koyduğu ilmî çalışmaların kahir ekseriyetinin İslamî ilimlerin tarihçiliğini yapmak şeklinde vuku bulduğu artık herkesin malumu olmuş, hatta bu durum, söz konusu tarihçiliği yapan bazı nitelikli akademisyenlerin kendileri tarafından dahi artık bir şikâyet ve tahassür konusu olmuştur. Peki düşünce tarihçiliği mutlak manada mezmûm bir şey midir? Elbette ki değil. Bütün ilimler kıymetlidir. Her ilmin doldurduğu bir boşluk, yerine getirdiği mühim bir vazife vardır. Tarih ilmi de böyle bir ilimdir. İlimlerin tarihi de böyledir. Kelam tarihçiliği yapmak kıymetli bir zanaattır. Keza fıkıh tarihçiliği, tefsir tarihçiliği, mantık tarihçiliği ve sair ilimlerin tarihçiliğini yapmak da kıymetli uğraşılar ve faydalı ilimler cümlesindendir. Hatta tarihin ve tarihsel disiplinlerin kıymet ve ehemmiyeti çağdaş paradigmada kat be kat artmıştır. Bugün hiçbir disiplin, doğuşundan bugüne kadar geçirdiği tarihsel evrelerden ve bu evrelerde kazandığı vukuflardan bağımsız bir şekilde, orada yalıtılmış meseleler mecmuası olarak telakki edilmemekte, bir disiplinin bugünkü meseleleri hakkında konuşacak olan bir uzmanın o disiplinin tarihsel gelişimine ve kendi geleneği içerisinde bugüne taşıdığı anlam ve değer dünyasına belli bir seviyede vâkıf olması beklenmektedir. Zira çağdaş paradigma bugünün dili, bağlamı, derdi, kaygısı ve içeriğinin çok büyük ölçüde tarihteki birikimin etkisi altında şekillendiğini düşünmektedir. Bu sebeple bir ilmin tarihini bilmek, o ilmin bugününü anlamak ve müstakbeline yönelik kalıcı tesirlerde bulunmak için hayati bir konumda durmaktadır. Evet, hâl böyle, ancak İslamî ilimlerin vakıasına geri döndüğümüzde madalyonun öbür yüzüne de bakmamız gerekmektedir.

Kelam ilmi kelam ilmidir, kelam ilminin tarihinin ilmi değildir. Kelam yapmak bir şeydir, kelam tarihçiliği yapmak başka bir şeydir. Fıkıh fıkıhtır, fıkıh tarihi ve sosyolojisi değildir. Keza fıkıh, “fıkıh çalışmaları” / fiqh studies yahut nam-ı diğer “İslam hukuku çalışmaları” / Islamic law studies de değildir. Maksud-ı aslî olan kelamdır, kelam tarihçiliği değildir. Kelam tarihi mühim olsa de ehem değildir, ehem olan kelamın kendisidir. Düşünce tarihçiliği adı altında İslamî ilimlerin tarihçiliğini yapmak mühim bir faaliyet olsa da hiçbir zaman ehemmin kıymet ve zaruretine ulaşamayacağı gibi ehem dururken mühimle uğraşmak da kişiyi mesuliyetten kurtaramayacaktır. Vesileyi maksada takdim etmek maalesef bir cehaletten yahut dünyevî çıkarların öncelenmesinden kaynaklanmaktadır. Tarihte ulemanın zemmettiği kîl u kâl, bugün “düşünce tarihçiliği” (intellectual history) adı altında neredeyse asıl iş olarak görülmekte, maksud-ı aslînin fevt ve ihmal ettirildiği bir seviyede teşvik ve rağbet görmektedir. Bu problemi örten en temel hususlardan birisi, eskiden kîl u kâl denilen işlerin bugün “düşünce tarihçiliği” (intellectual history) sıfatıyla bir meslek hâline gelmiş olması ve kîl u kâllerin çeşitli dünyalıklar getiren akademik metalara dönüştürülebiliyor olmasıdır. Ancak ne sofistike bir meslek hâline gelmesi ne de prestij ve dünyalık getirmesi düşünce tarihçiliğinin son tahlilde “çağdaş kîl u kâl edebiyatı” olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Problemin kaynaklarından birisi de ilimlerin kendilerini tahkik etmenin ve bugünkü bağlam içerisinde varoluş maksatlarını yerine getirmenin uzun ve meşakkatli bir çalışma gerektirmesi, öbür yandan tarihçilik zanaatininse birkaç yıl içinde bile dünyevî meyvelerini devşirtebilmesidir. Ulemanın İslam’ı anlama, yaşama ve yaşatma yolculuklarının tabiî bir neticesi olarak ortaya çıkmış düşünce ve incelemeler çeşitli tekniklerde uzmanlaşmış düşünce tarihçilerinin elinde enteresan kurguların, albenili senaryoların malzemesi hâline gelmiştir. Senaryo ve malzeme kalitesine göre kimisi hurdacı kimisi antikacı olarak iş yapan bu tarihçiler yazma kütüphanelerinin karanlık dehlizlerinde, düşünce geleneklerinin kuytu köşelerinde keşfedilmemiş bir risalenin, gün yüzü görmemiş bir hâşiyenin, işlenmemiş bir fikrin peşinde ömür sermayelerini tüketmektedirler. Ancak durum ne olursa olsun İslamî ilimlerle iştigal etme tarzı, çağdaş kîl u kâl edebiyatı üretmenin ötesine geçmeyenlerin bu vaziyeti onları bu ilimlerin varoluş maksatlarının yerine getirilmesine yönelik farz-ı kifayenin sorumluluğundan ve (وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا) âyet-i celîlesinin tehdidinden bir pay almaktan kurtarmamaktadır.