Genel

Her Müslüman Aslında Kelam ve Fıkıh Yapmakta Mıdır?: Kelam ve Fıkıh Tahsil Etmenin Zaruretine Dair

halka
Her Müslüman Aslında Kelam ve Fıkıh Yapmakta Mıdır?: Kelam ve Fıkıh Tahsil Etmenin Zaruretine Dair

Bugünkü ilmî, fikrî veya amelî meseleler üzerinde kafa yoran bütün Müslümanlar aslında şöyle veya böyle kelam veya fıkıh yapmaktadırlar. Özellikle bir meslek olarak ilim ve fikirle iştigal edenler veya karşı karşıya olduğu ahvâl üzerinde ciddi bir düşünce faaliyeti yürütenler bu tespitin en güçlü örneklerini oluşturmaktadır. Bu kimselerin kelam ve fıkıh ilimleri ile doğrudan iştigal edenlerden olması, hatta daha geniş çerçevede İslamî ilimlerle iştigal edenlerden olması şart değildir. Kavram kullanmasalar da, kelam ve fıkıhtaki meselelere, delillere, yöntemlere, isimlere ve tartışmalara muttali olmasalar da aslında bu kimseler bir düşünceyi, bir eylemi, bir duruşu, bir tercihi düşüncelerine konu kılarken onun İslam’a uygun olup olmadığını bir şekilde dikkate almakta; muhâkemelerini İslam’a dair bilgilerini de hesaba katarak yapmaktadırlar. Zira bu kimseler okuyan, düşünen ve belli bir farkındalık ve tutarlılık içinde yol almaya çalışan Müslümanlardır. Pek tabii olarak bilgi ve inanç dünyalarının bir parçasından kendilerini tamamen yalıtamayacaklardır. Birçok meselede İslam’ın herhangi bir sözünün olmadığını, olması gerekmediğini söyleyenler dahi İslam’la ilgili belli bir kavrayış ve tutumun neticesi olarak bunu söylemektedirler.

Şimdi herhangi bir meseleyi ele alırsak bu mesele şayet ihtiyarî bir fiili konu ediniyorsa fıkhın sahasına, bir düşünceyi, fikri, inancı, bilgiyi, dünya görüşünü veya felsefeyi konu ediniyorsa şu veya bu şekilde kelamın sahasına girer. Fıkıh ilmi içerisinde fıkıh yapmak, fıkhın sahasına giren bir meselenin hükmünü ilmî olarak verme çabasından ibarettir. Kelam ilmi içerisinde kelam yapmak, kelamın sahasına giren bir meselenin hükmünü ilmî olarak verme çabasından ibarettir. Bu iki çabayı, söz konusu sahalara giren meseleler üzerinde seküler bir tarzda düşünce yürütmekten temyiz eden en temel unsur elbette ki onlarda İslam’ın dikkate alınması. Ancak konumuz açısından daha önemli olan husus, İslam’ın dikkate alınması olgusunun bir ilim dalının ciddiyeti ve disiplini seviyesinde gerçekleşmesi. Kelam ve fıkıh bilmeden kelam ve fıkhın sahasına giren mevzularda (yani aslında konuştukları hemen her mevzuda!) düşünce yürüten ve hüküm veren Müslümanlar da kelam ve fıkıh yapmaktadırlar. Ancak bunu el yordamıyla, çoğu zaman Amerika’yı yeniden keşfetmişçesine, fahiş hatalara düşerek, ilkel yöntemlerle, insicamsızlıklara ve tutarsızlıklara gark olarak yapmaktadırlar. Evet, yapılan kelamın veya fıkhın sıhhatinden ve kalitesinden bağımsız olarak söyleyebiliriz ki düşünen ve konuşan her Müslüman aslında kelam ve fıkıh yapmaktadır. Ancak bu ilimleri tahsil etmeyenler yerine göre son derece hatalı, eksik ve bozuk bir kelam ve fıkıh yapmaktadırlar. Akıp giden düşünce ve eylem dünyasında herkes bir şekilde belli kanaatlere sahip olur, belli pozisyonlar tutar. Tabiat boşluk kabul etmez. Kelam ve fıkıh tahsil etmeyen kelam ve fıkıh yapmayı terk etmeyecek, kalitesiz ve bozuk bir kelam ve fıkıh yapacaktır.

Bu anlatılan tablo belli bir ölçüde diğer İslamî ilimler ve özellikle usul-i fıkıh için de düşünülebilir. Ancak biz burada İslamî ilimler arasında semereleri bizatihi matlup olan, düşünce ve eylem dünyasını kuşatan ilimler olarak kelam ve fıkıh ilimlerini dikkate aldık. Kelam ve fıkıh, semereleri bizatihi matlup olan yegâne ilimlerdir. Onlar, İslamî ilimler içerisinde başka ilimler açısından “âlet” ve “yardımcı” olma yönü olan ilimler değildir. İtikadın sıhhati ve amelin sıhhati nihai semerelerdir ve birincisini kelam, ikincisini fıkıh tekeffül eder.