Blog

İhtiyaç Her Zaman İmkânı Gerektirir mi?

halka
İhtiyaç Her Zaman İmkânı Gerektirir mi?

Şihâbüddin Karâfî (ö. 684/1285), İmam Fahreddin Râzî’nin Erbaîn isimli kelam eseri üzerine yazdığı şerhte, Râzî’nin “Başkasına muhtaç olan her şey (müftekır/مفتقر) mümkündür” iddiasına itiraz eder. Karâfî’ye göre her mümkün muhtaçtır ancak her muhtaç mümkün değildir. Zira mümkün, varlık bakımından başkasına muhtaç olandır. Yani mümkün, varlığı kendinden olmayan, var olmak için başkasına muhtaç olandır. Bu ise mukayyet bir muhtaç olma durumudur. Halbuki mutlak ihtiyaç hali, varlık bakımından ihtiyaçtan daha geneldir. Çünkü ihtiyaç (i) mümkünde olduğu gibi bazen varlık bakımından, (ii) sıfatın mevsufa ihtiyacı gibi bazen kıyam bakımından veya (iii) bütünün parçaya ihtiyacı gibi bazen terkip bakımından olur. Dolayısıyla bir şeyin başka bir şeye muhtaç olması (mutlak muhtaç), varlığında muhtaç olmasından (mümkün) daha geneldir. Buna göre imkan ile ihtiyaç arasındaki ilişki, İmam’ın düşündüğü gibi müsâvat değil, aksine umum-husustur. Diğer bir ifade ile “Her mümkün muhtaçtır” önermesi doğru iken “Her muhtaç mümkündür” önermesi yanlıştır. Zira sadece bazı muhtaçlar mümkündür. Dolayısıyla bir şey varlık dışında bir hususta başka bir şeye muhtaç olup varlık bakımından muhtaç olmayabilir. Örneğin araz, kıyamı bakımından cevhere muhtaç iken varlığı hususunda cevhere muhtaç değildir.

Bu girizgahtan sonra Karâfî, konuyu asıl konuşmak istediği mesele olan Allah Teala’nın sıfatlarının mümkün olmamasına, onların vacip olmasına bağlar: “Allah’ın sıfatlarının zattan bağımsız bir şekilde (yani zata hiçbir şekilde dayanmaksızın) kendi başlarına kâim olması imkansızdır. Bununla birlikte sıfatlar, müessirden müstağnidir. Sıfatların varlığı kendi zatlarındandır (بل وجودها من ذاتها). Zira şayet vücutları başka bir şeyden kaynaklanıyor, başka bir şeye dayanıyor olsaydı bu başka şey, kendilerinde müessir olurdu. Ancak Allah’tan başka bir müessir olmadığından, ayrıca Allah Teâlâ’nın mûcib bi’z-zat olmayıp fâil-i muhtar olmasından ve bir şeyi icat etmeye yönelik kastın ancak o şeyin yokluğu durumunda mümkün olmasından dolayı fâil-i muhtarın fiilinin hâdis olması gerektiğine dair deliller daha önce [kitabın ilgili bölümlerinde] geçti. Bu durumda [yani delillerle birlikte sıfatların bir müessire dayandığını kabul ettiğimizde] sıfatların hâdis olması, dolayısıyla da zatın hâdislere mahal olması gerekirdi, ancak bu imkânsızdır.

Öyleyse ihtiyaç mefhumu imkan-ı hâstan daha geneldir ve daha genel olan bir şeyle daha özel olan için istidlâlde bulunmak doğru değildir. Dolayısıyla (sıfat ve mevsûf) terkibinden kaynaklanan mutlak ihtiyacı (sıfatların) imkanına delil olarak sunmak da doğru olmaz. (Diğer bir ifade ile “Allah” lafza-i celâlinin medlûlündeki zat-sıfat terkibi ve terkipteki sıfatların mevsufa dayanması, sıfatlarının mümkün olmasını gerektirmez.)

Şihâbüddin Karâfî, Şerhu’l-erbâîn fî usûli’d-din, thk. Nizâr Hammâdî, Tunus: Daru İmam İbn Arafe, s. 510-11